"Mi‘rac, velayetin kalpte fısıldadığı hakikatin, risaletle kainatın dili haline gelişidir."
“اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ”
“Biz ona şah damarından daha yakınız.”
Bu ayet, ilâhî yakınlığın mutlaklığını ilan eder. Mekanı aşan, zamanı kuşatan, mesafeyi hükümsüz kılan bir yakınlık…
İşte tam da bu noktada Mi‘rac, zahiren akla bir soru bırakır: Madem Allah her kula bu derece yakındır, madem “her veli, kalbi içinde onunla görüşebilir”, neden Hz. Muhammed (asm) Mi‘rac gibi uzun ve ulvî bir seyr ü sülûke muhatap olmuştur? Bu soru, yüzeysel bir merak değil; tevhid anlayışının derinliğine açılan bir kapıdır.
Bediüzzaman Said Nursî, Mi‘rac Risalesi’nde bu kapıyı temsil ile açar. Çünkü Mi‘rac, aklın tek başına kuşatamayacağı bir hakikattir; ancak temsil diliyle idrak edilebilir. Yani Said Nursî, bu suali kuru bir kelam tartışmasına indirgemez; onu temsil diliyle, yani aklın kalbe açıldığı bir üslupla cevaplar. Çünkü Mi‘rac, sadece bir yükseliş değil; yakınlığın mahiyetini yeniden tarif eden bir hakikattir.
İki Hitap, İki Tecelli
Bediüzzaman meseleyi şu temel ayrımla ortaya koyar:
“Şu kâinat Hâlıkının… iki tarzda mükâlemesi, sohbeti, iltifatı vardır. Birisi cüz’î ve has, diğeri küllî ve umumi...”
Bir sultanın sıradan bir tebaasıyla özel bir mesele için yaptığı kısa görüşme ile, saltanatının bütün haşmetiyle bir elçiyle konuşması aynı değildir.
Her ikisi de gerçektir; fakat temsil ettikleri mana aynı değildir.
Velilerin kalplerinde mazhar oldukları münacat, bu hakikatin cüz’î ve has cephesidir. Mi‘rac ise, “bütün kainatın Rabbi ismiyle, bütün mevcudatın Hâlıkı unvanıyla” gerçekleşmiş bir hitaptır. Bu sebeple Mi‘rac, sadece bir yakınlık arayışı değil;
yakınlığın küllî surette ilanıdır.
Ayna Kadar Değil, Güneş Kadar
İkinci temsil, Mi‘rac’ın mahiyetini daha da berraklaştırır.
Bir insan, elindeki küçük bir aynayı güneşe tutar. O aynada güneş görünür; ışık vardır, renk vardır. Fakat bu, aynaya göredir.
Bir başkası ise aynayı bırakır, doğrudan güneşe yönelir; onun azametini, saltanatının haşmetini bizzat görür.
Bediüzzaman bu farkı şöyle ifade eder:
“Velayet ki; zıllden geçer… Risalette zıll(gölge) yoktur, doğrudan doğruya Zât-ı Zülcelâl’in ehadiyetine bakar.”
Velayet(Velilik) , ilâhî isim ve sıfatların gölgesinde bir seyr ü sülûktur. Risalet(peygamberlik) ise, tecelli-i zâtının muhataplığıdır.
İşte Mi‘rac, velayet-i Ahmediyenin (asm) keramet-i kübrası olarak bu noktada risalete inkılap eder. Bu yönüyle Mi‘rac, yalnızca bir yükseliş değil; bir mertebe değişimidir.
Halktan Hakk’a, Hak’tan Halka
Mi‘rac’ın çift yönlü hakikati, onu diğer bütün manevi tecrübelerden ayırır.
Bediüzzaman bu hakikati şu cümleyle özetler:
“Mi‘racın bâtını velayettir, halktan Hakk’a gitmiş. Zâhiri Mi‘rac risalettir, Hak’tan halka geliyor.”
Bu cümle, Mi‘rac’ın neden yalnızca Hz. Muhammed’e (asm) mahsus olduğunu da açıklar. Çünkü O, yalnız kendisi adına değil; ümmeti, insanlık ve kâinat adına yürümüştür. Veli, kendi kalbi kadar yürür. Resûl ise, kainat adına konuşur.
Bir Anda Tecelli Eden Hakikat
Mi‘racın bir gecede gerçekleşmiş olması, meselenin en çok yanlış anlaşılan yönüdür. Burada mesele zaman değil, akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafıdır. Bu yüzden hadiste şu ifade yer alır: “Bir anda dönmüş gelmiş.”
Çünkü risalet, zamana muhtaç değildir. Zamana muhtaç olan velayettir; mertebe mertebe yürür. Risalet ise, nur-u a‘zamdır; bir an-ı seyyale kafidir.
Akla Hitap Eden Zaruret — İnkâr Eden Akla Bir Sesleniş
Bediüzzaman, Mi‘rac meselesini yalnız mü'minin kalbine değil, inkar eden akla da hitap eden bir zaruret olarak temellendirir. Ona göre bu kainat, “gayet muntazam bir memleket, gayet muhteşem bir şehir, gayet müzeyyen bir saray” hükmündeyse; bu nizam, bu ihtişam ve bu sanat, elbette bir Mâlik’i, bir Hâkim’i ve bir Sâni’i iktiza eder. Ve madem bu sarayın bütününe alaka duyan, küllî nazara sahip, şuurlu bir insan vardır; elbette bu kainatın Sahibinin de o insanla en yüksek seviyede bir hitabı ve münasebeti bulunacaktır. Tarih boyunca bu münasebetin izleri görülmüş; fakat kainatın manasını değiştiren, insanlığın ufkunu aydınlatan en a‘zamî tezahürü Muhammed-i Arabî (asm) göstermiştir. Öyleyse Mi‘rac, bu münasebetin keyfi bir istisnası değil; en tabii, en layık ve en uygun neticesidir.
Netice-i Kelâm
Mi‘rac, aslında Allah’ın kuluna yaklaşması değildir.
Zira O zaten “akreb”dir.
Mi‘rac, kulun, kainat çapında bir muhataplığa yükseltilmesidir. O gece göğe çıkan sadece bir beden değil; insanlığın temsil kabiliyetidir. O gece, sadece Hz. Muhammed (asm) yükselmedi; insanlık, kulluğun ulaşabileceği en yüksek ufku gördü. Ve o ufuk bize şunu söyledi: Allah’a yakınlık mesafeyle değil, temsil kabiliyetiyle ölçülür.