"Türk ve Arap milletlerini birbirinden koparan şey coğrafya değil, planlı bir hafıza mühendisliğiydi. Bugün bin yıllık bu iman ahdini yeniden hatırlama zamanı. Bu ittihad, sadece bir hayal değil; insanlığın huzuru için tarihî bir zorunluluktur."
Tarih, sadece olanı değil; unutturulanı da konuşur. Daha doğrusu, unutturulmak isteneni de… Türk ve Arap milletlerinin bin yılı aşan kader ortaklığı da işte böyle bir suskunluğun içine itilmiştir. Oysa bu iki milletin ilişkisi, geçici ittifaklara, siyasî menfaatlere yahut coğrafî zorunluluklara indirgenemeyecek kadar derin bir zemine sahiptir. Aynı kıbleye yönelmiş saf saf namazların, aynı sancak altında verilmiş canların ve aynı Peygamber'e (S.A.V) duyulan müşterek muhabbetin inşa ettiği bir kardeşlikten söz ediyoruz. Bu kardeşlik, tarih boyunca yalnızca güç üretmemiş; adalet, merhamet ve nizam da üretmiştir.
Birinci Dünya Savaşı, yalnızca cepheleri değil; hafızaları ve kimlikleri de işgal eden bir kırılma noktasıdır. Bu savaş, Müslüman coğrafyada silahlarla birlikte yalanların, desiselerin ve kimlik tahribatının da dolaşıma sokulduğu bir laboratuvar işlevi görmüştür. Türk ile Arab arasındaki bin senelik muhabbet, sahte düşmanlık hikayeleriyle zehirlenmiş; kardeşlik, siyasî projelerin malzemesi haline getirilmiştir.
Bu kopuş bir tarih kazası değil, bilinçli bir hafıza mühendisliğidir.
İslâm’ın şehitler ve gazilerle yazılmış müşterek tarihi, bilinçli bir şekilde parçalanmış hafızaların arasına hapsedilmek istenmiştir. Çünkü İslâm ümmetinin bir arada durabilme kabiliyeti, sadece askerî veya siyasî bir güç değil; aynı zamanda ahlâkî bir meydan okumadır. Peygamber Efendimiz'e (S.A.V) duyulan derin muhabbet, Ravza-i Mutahharasına yönelen o sarsılmaz özlem ve onun en küçük iltifatına mazhar olabilmek için her şeyini feda edebilen bir ruh hali, sömürgeci aklın asla tahammül edemeyeceği bir diriliş potansiyeli taşımaktadır. Bu yüzden hedef alınan, yalnızca topraklar değil; kalpler, bağlar ve müşterek hatıralar olmuştur.
Bediüzzaman Said Nursî’nin metinlerinde yankılanan çağrı, tam da bu noktada tarihsel bir analiz olmanın ötesine geçer; bir gelecek tasavvuru sunar. Türk ve Arap milletleri, tekrar ittihad ettiklerinde yalnızca geçmişin hesabını kapatmayacak; aynı zamanda insanlığın bugün kaybettiği sulh, adalet ve birlikte yaşama ahlâkını yeniden hatırlatacaktır. Bu yazı, nostaljik bir özlemin değil; tarihin, aklın ve iman tecrübesinin süzgecinden geçmiş bir hakikatin izini sürmektedir.
Bu kırılmayı en berrak biçimde teşhis eden metinlerden biri de Bediüzzaman Said Nursî’nin tarih okumasıdır:
"Ey aziz ve necib kavm-i Arab'ın nuranî a'zâları! Tarihin a'makına gömülen ve maziden istikbale atlayan ecdadlarımıza, bu millet-i İslâmı parçalamak için bin dörtyüz seneden beri hücum eden küffar orduları, en nihayet Birinci Harb-i Umumî'de emellerine muvaffak oldular. Türk ve Arab iki hakikî Müslüman kardeşin bin senelik sarsılmayan muhabbetlerini pek çok desiselerle, yalanlarla söndürdüler. Ehl-i İslâmın ve nev'-i beşerin medar-ı fahri ve bütün mevcudatın sebeb-i hilkati ve bütün füyuzat-ı İlahiyenin mazharı o âlî Peygamber'in Ravza-i Mutahharasına yüzler sürmek için pek büyük bir iştiyakı kalblerinde yaşattıklarına tahammül edemediler. O âlî Peygamber-i Zîşan'ın küçücük bir iltifatına mazhar olmak için, ruhlarına varıncaya kadar her şeylerini feda ettiklerini hazmedemediler. 1400 seneden beri zeminin yüzünde, zamanın sahifeleri üzerinde ve şehidlerin ve gazilerin beyaz kılınç kalemleriyle kırmızı mürekkebleriyle yazıp tarihe emanet bıraktıkları medar-ı iftiharları muhteşem yazılarını, Müslümanlara unutturmak istediler. Bu azimle yürüyen o amansız düşmanlar, pek acı işkenceler altında ezdikleri Türk ve Arab bu iki kardeşi, bir daha ittihad etmemek için en müdhiş muahedelerin zincirleriyle bağladılar. Çelik zincirler altında senelerle inlettirdiler. Her türlü şenaati Müslümanlığa icra ettiler....
Biz Türkler, seyyidleri kesretle içinde bulunan ve necib kavm-i Arab olan sizlere ve sizin ecdadlarınız olan Sahabe-i Güzin'e, Allah namına, Peygamber-i Zîşan hesabına sonsuz bir sevgiyi ve nihayetsiz bir hürmeti daima kalbimizde, ruhumuzda besliyoruz ve yaşatıyoruz. O âlî Peygamber-i zîşan için ve onun âlî dini için, başta ruhumuz ve her şeyimizi fedaya hazırız.
Cenab-ı Hakk'ın lütf u kereminden büyük bir ümid ile yalvarıp istiyoruz ki; sevgili Üstadımız Bedîüzzaman Hazretlerinin verdikleri haber-i beşaretle, Türk ve Arab iki hakikî kardeş millet inşâallah yakın bir âtide ittihad edecek. Ve o ittihad sayesinde, o müdhiş düşmanların Müslümanlar içine saçtıkları fesad tohumları kendi yüzlerine atılacak. Ve zincirler altında inleyen dörtyüz milyon Müslümanlık, yeniden hayat-ı kudsiye-i İslâmiye ile, nev'-i beşerin başına geçip, sulh ve müsalemet-i umumiyeyi temin edecek, inşâallah."
(Tarihçe-i Hayat)
Metin, Türk ve Arap milletlerinin bin yıllık İslâm kardeşliğinin, asırlardır İslâm dünyasını parçalamayı hedefleyen düşmanlar tarafından özellikle Birinci Dünya Savaşı’yla bozulduğunu anlatır. Bu düşmanların, Peygamber sevgisi etrafında şekillenen ortak tarih, fedakârlık ve şeref mirasını unutturmak için desiseler, yalanlar ve ağır anlaşmalarla iki kardeş milleti birbirinden kopardığını vurgular. Buna rağmen Türklerin, Sahabe-i Güzin’in mirasçıları olan Araplara Allah ve Peygamber namına derin bir sevgi ve hürmet beslediği; din uğruna her türlü fedakârlığa hazır olduğu ifade edilir. Metin, Bedîüzzaman’ın müjdesine dayanarak, Türk ve Arap milletlerinin yeniden ittihad edeceğine, bu birlik sayesinde İslâm âlemini zincire vuran fesadın dağılacağına ve İslâm’ın insanlığa yeniden barış ve huzur getireceğine dair güçlü bir ümit ve dua ile son bulur.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni sınırlar çizmek değil; bozulan hatıraları onarmaktır. Türk ile Arab’ı yeniden yan yana getirecek olan, romantik sloganlar değil; aynı secdeye kapanmanın, aynı emanete sahip çıkmanın ve aynı hesabı verme şuurunun dirilmesidir. Çünkü bu kardeşlik yeniden ayağa kalktığında, yalnızca iki millet değil; uzun zamandır adaleti arayan insanlık da nefes alacaktır.
Tarih, bu ittihadı bir ihtimal değil; gecikmiş bir zaruret olarak beklemektedir.