Nurdağı’nın tarihini, kültürünü ve insanını adım adım arşınladığım 2000’ li yıllarda, "Bütün Yönleriyle Nurdağı" kitabının en kıymetli duraklarından biri olacaktı Balıkalan. Bir gün, o dönem Nurdağı’nda sigorta işleriyle uğraşan dostum Sadık ile düştük yola. Sadık, bugün pek çok köylüsü gibi Norveç’te o sıla hasretini taşıyor olsa da, o gün bana Balıkalan’ın kapılarını açan gönül rehberimdi.
Köye vardığımızda, zamanın ötesinde bir huzur karşıladı bizi. Sadık ile birlikte doğruca Sofu Dede’nin yanına vardık. İçeri girdiğimde karşılaştığım manzara hâlâ gözlerimin önündedir: Sofu Dede, bir postun üzerine bağdaş kurmuş oturuyordu. Ağarmış pos bıyıkları, yüzündeki o derin çizgiler ve etrafına yaydığı o dervişane sükûnetle tam bir gönül eriydi. Karşısında edeple oturduk. O anlattı, biz dinledik; ben her kelimesini, her nefesini birer hazine gibi notlarıma kaydettim. Sofu Dede, Mırto Baba’nın (Murtaza Dede) manevi mirasını o postun üzerinde yaşatan canlı bir tarihti.
Sofu Dede’nin yanından ayrılıp, köyün bir diğer efsanesi olan Âmâ Meryem Ana’ya, yani Piremem (Meryem Yıldırım)’e misafir olduk. Piremem’in gözleri bu dünyaya kapalıydı ama içeri girdiğimiz an bizi sadece duymuyor, sanki ruhumuzla hissediyordu. Hafızası öyle berraktı ki, bazı mısraları hatırlamakta zorlansa da, gönlünden kopup gelenleri olduğu gibi, o anki söyleyiş tavrıyla not etmeye çalıştım.
O dar vakitte, hatırlayabildiği kadarıyla dudaklarından dökülen şu deyişler, Balıkalan’ın inanç dünyasının tapusu gibiydi:
Piremem’in Dilinden…..
"Gül dikene batar eyler /
Aya güne nazar eyler /
Ay Ali’dir gün Muhammet /
Çarkı döner gül içinde"
"Mümin olan bir katara dizildi / Yalancılar ikrarında bozuldu /
Bu dünya yedi kere doldu ezildi / Dolduran kanidir, esen Ali’dir"
Onun dilinden dökülen bu mısralar; darda kalanın imdadı, yolda kalanın yoldaşı olan Ali ve Muhammet sevgisinin, Balıkalan’ın o kadim toprağındaki yansımasıydı. O deyişlerdeki "dolduran kani", aslında Mırto Baba gibi erlerin bu toprağa ektiği o bitmez tükenmez inançtı.
Mırto Baba ki, asıl adı Murtaza olan bu zat, Balıkalan’da ki makamında sessizce köyü gözler. Sofu Dede ve Piremem’den dinlediğim kadarıyla, Mırto Baba hayattayken kurdu kuşu bir eyleyen, tabiatın dilinden anlayan bir "er" imiş. Bölgedeki Alevi-Bektaşi kültürünün harcı olan bu zatın kerameti, bugün bile Balıkalan’ın üzerinde bir şemsiye gibi durur. Türbesinin etrafındaki tek bir dala el sürülmemesi, ona duyulan o derin hürmetin bir nişanesidir.
Bugün Balıkalan’da Sadık gibi pek çok genç, Norveç’ten Almanya’ya kadar rızık peşinde. Ancak köye girdiğinizde yükselen o lüks ve modern evler, birer gösteriş abidesi değil, Mırto Baba’ya ve ata toprağına sunulmuş birer sadakat mektubudur. Gurbetçi Balıkalanlılar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, o bir-iki aylık tatillerinde gelip o evlerin kapısını açarlar. O lüks binaların içinde Sofu Dede’nin nasihati yankılanır, mutfaklarında Piremem’in o yarım kalmış ama ruhu tam olan deyişleri mırıldanılır.
Sonuç Olarak...
Balıkalan; Gavur Gölü’nün çekilen sularından kalan o mahzun adıyla, Sofu Dede’nin postundaki edebiyle ve Piremem’in kalp gözüyle Nurdağı’nın en mahrem köşesidir. Bu köyü yazmak, Sadık’la çıktığımız o yolculukta kalbimize düşen o manevi koru, Piremem’in hatırlayabildiği o kutsal mısralarla birlikte gelecek nesillere taşımaktır…..

