Geçtiğimiz günlerde yine karşılaştım onunla. Kaç zamandır içimde bir ukdedir, içimdeki o vefa borcuyla, o gıpta ve hayranlık karışımı duyguyla biyografisini yazmalıyım derim. Çünkü çok iyi biliyorum; ilkokulu bitirip o uzak köyden dışarı adımını attığı günden bu yana geçen otuz kırk yılı, dişinden tırnağına kadar zoru başararak, eşsiz bir karakter ve demirden bir iradeyle ördü. Hayatın karşısına dikilen o devasa engelleri, imkânsızlıkları birer basamak yaparak yükselişine bizzat şahidim. Devlet kademesine atanana, o onurlu yerini alana kadar çektiği çileleri, o dipsiz kimsesizliği ve gurbeti nasıl göğüslediğini yakından biliyorum. Yıllarca tek başına o tek göz odalarda, kimsesizliğin sığınağı olan cami hücrelerinde kaldı. Köyden ayrılırken heybesinde ne bir serveti ne de geniş imkânları vardı; ama yıllar boyunca yanından bir an olsun ayırmadığı, yolunu, zihnini ve geleceğini aydınlatan tek meşalesi kitaplarıydı.

Öylesine derin, öylesine sarsılmaz bir okuma tutkusuydu ki onunkisi; neredeyse her gün, hayatın gürültüsüne kulak tıkasa da kesintisiz bir okuma disiplini vardı. O tek göz odada, o dervişane gurbette kaldığı günleri hatırladıkça yüreğim sızlar. Hemen başucunda sımsıkı sardığı kitapları, aynı oda içine sıkışmış küçük bir tüpü, bir tenceresi, çuvaldan bozma yer sofrası, kararmış küçük bir tavası dururdu. Briketlerin üzerine yerleştirdiği eski bir kapı parçasının üstüne serili, zamanın eskittiği bir döşeği vardı; üzerinde ise köyden gelirken anasının sevgiyle, her ilmeğine bir dua, her nakşına bir umut işlediği kırmızı yüzlü yorganı ve küçük bir yastığı... Hayatın konforundan tamamen mahrum, ama ruhunun zenginliğiyle sultanlar gibi yaşayan bir derviştî o.
“Bir ceviz kabuğudur ömür / İçinde fırtınalar kopar ama dışından bakan sakin sanır.”
Duruşu olan bir insanın en temel vasfı, rüzgâr nereye eserse essin yön değiştirmeyen bir çınar gibi sabit kalabilmesidir. O da lise yıllarında İmam Hatip’in o manevi ikliminde okurken, karakterini işte bu tavizsiz çizgide inşa ediyordu. Üniversite sınavına o tek göz odada, neredeyse elinde hiçbir kaynak yokken hazırlandı. Elindeki az sayıdaki kitapları dönüp dönüp okur, ezberlerdi. Hiç unutmam, ilk gördüğümde hayretler içinde kalmıştım; yatağının yanındaki duvara ve karşı duvarlara tarih, coğrafya ve diğer ezbere dayalı ders notlarını özenle yapıştırmıştı. Her gün sabah namazıyla birlikte uyanır uyanmaz ilk işi o duvarlara bakıp zihnini tazelemek, bilgiyi ilmek ilmek hafızasına kazımak olurdu. Pes etmek ne kelime; o, imkânsızlık kelimesini lugatından tamamen silmişti.
Bazen yanına gidip, "Üstadım seni yazmalıyım, bu destansı mücadele kaybolmamalı" dediğimde ellerini kaldırıp hafifçe tebessüm eder ve, "Lütfen beni yazma" derdi. "Çünkü o günleri hatırladıkça ruhum yoruluyor; yazılı hale gelince, her okuduğumda o dağlar yeniden omuzuma biner gibi daha çok yorulurum." Lakin ben çok ısrar ettim. Uzun ısrarlarım sonucunda, o karakterine yakışan asaletle tek bir şart koşturdu: "Yer, zaman ve isim vermeden yaz..." Çünkü onun için övülmek, adının anılması değil; o mücadelenin hakikatinin bizzat kendisinin yaşatılmasıydı.
Aynı mahallede yaşar, aynı İmam Hatip Lisesi'ne giderdik. Çoğu zaman yaya gider gelir, yolların uzunluğunu adımlarıyla yutardı; bazen yolda denk geldiğimde bisikletime alırdım da, omzundaki o ağırlığı ve onurlu duruşu hemen hissederdim. Ders kitaplarının yanında çantasından bir fikir, bir felsefe ve şiir kitabı asla eksik olmazdı. Sıkı bir İsmet Özel hayranıydı; usta şairin mısralarını ruhuna kazımıştı, bazı şiirlerini adeta bir dua gibi ezbere bilirdi. Sezai Karakoç’un dizelerindeki o "Yeniden Diriliş" muştusu içindeki ateşi harlar, Nurullah Genç’in mısralarındaki dağlar gibi dimdik duruş, karakterinin temel omurgasını oluştururdu.
“Alın yazısı dediğin, o uzun ve karanlık yolda / Bir kandil gibi yanar insanın içinde.”
Kaldığı o daracık odada kendi çapında pek yemek yapamazdı; mahalleden gençler onun o vakur halini, kimseye el açmayan gururlu yoksulluğunu bildiği için sık sık sofrasına sıcak yemekler götürürdü. O, bu yardımları bile bir vakar içinde kabul eder, asla taviz vermezdi. Ağırbaşlı, son derece terbiyeli, kimsenin kalbini kırmayan ama asla da eğilmeyen bir adamdı. Mahalledeki gençleri başına toplar, onlara kendi kıt kanaat imkânlarıyla temin ettiği kitapları verir, okutur ve üzerine saatlerce sohbetler edip sorular sorarak onların zihin dünyasını aydınlatırdı. Kendisi karanlığı aydınlatmaya çalışırken, çevresindeki gençlerin de yoluna ışık oluyordu.
Kitap sevgisi o kadar tanzim edilmiş, o kadar derin bir nizamdaydı ki; her kitabının ilk sayfasına kendi elleriyle kütüphanesinin adını yazardı: " Özel Diriliş Kitaplığı ". Kitap numarası verir ve her kitabın belirli bir sayfasındaki —her kitapta ortak olan— belli bir rakamın üzerini ustalıkla karalardı. Adı ve kütüphanesi yazmasa bile, o rakamın üzerinin o özgün şekilde karalı olmasından onun kitabı olduğu kilometrelerce öteden bilinirdi. Kitaplarına olan bu ihtimam, onun hayata ve eşyaya gösterdiği sadakatin bir aynasıydı.
“Yollar ki uzar gider, dağlar ardında dağlar / Bir garip yolcudur ki, menzilini hep bekler.”
İşte o cami hücresinden, o briketler üzerindeki yataktan üniversite sınavını kazandığında mahalle adeta bayram yeri gibi sevinmiş, onu tüm çocuklara ve gençlere gururla örnek göstermişti. İyi bir bölümü bitirip devlet kurumuna atandı ve o günden sonra da çizgisinde bir milim bile sapma olmadı. Hangi kurumda, nerede ve ne iş yaptığını verdiğim söz üzerine yazmıyorum; çünkü aslolan bir makam, bir unvan değil; ortadaki o muazzam karakter, hayatın sillesini yedikçe daha da beslenen o çelik iradedir.
Son zamanlarda onu tekrar gördüğümde fark ettim ki; eskiden o cami hücresinde iki üç raftan ibaret olan o mütevazı kütüphanesi, artık koca bir oda dolusu kitaba, yaşayan bir ilim yuvasına dönüşmüş. O sadece okumakla kalmamış; okuduğu her kitaptan altını çizdiği, zihnini açan en keskin cümleleri kalın defterlere titizlikle not etmiş, hatta bazı derin özlü sözleri kitapların ilk sayfalarına kendi el yazısıyla kaydetmişti. Ömrünü okumaya, öğrenmeye ve öğretmeye vakfetmiş bir ilim adamı titizliğiydi bu.
Bugün hâlâ okuyor. Yaşının ilerlemesine, hayatın yorgunluğuna rağmen bir gün bile okumaktan geri kalmıyor. Lakin son zamanlarda yakın gözlüğü sayesinde bile satırları takip etmekte oldukça zorlandığını, gözlerinin artık eskisi gibi aydınlatmadığını söylüyor. Ve o an, ömrünün özetini veren, insanın yüreğini dağlayan o unutulmaz cümleyi fısıldıyor:
“Hâlâ okuyorum... Çünkü okumasam, kendimi koyu bir karanlıkta hissediyorum.”
İşte bu yazı; hayata karşı asla pes etmeyen, yoksulluğu zenginliğe, imkânsızlığı bir zafer nişanesine çeviren, duruşuyla, azmiyle ve zihnindeki o sönmeyen meşaleyle yaşayan bir adamın hikâyesidir. İsimsiz ama hatırası ve mücadelesi kalplerin en mutena köşesine kazınmış hakiki bir insanlık abidesidir…




